default-logo

Kudüs

Kudüs Tarihi

Kudüs, Akdeniz ile Ölü Deniz’in kuzey ucunun arasında kalan Judean Dağları’nda bulunmaktadır. Şehrin tarihi milattan önce 4000′lere kadar gider, ki bu da Kudüs’ü dünya üzerindeki en eski şehirlerinden biri yapar. Kudüs üç İbrahimi din için de özel ve kutsal şehir olarak sayılmıştır. Zamanında maalesef Kudüs uğruna nice savaşlar verilmiş, şehir çok defa el değiştirmiştir. Kudüs, milattan önce 10.yüzyıldan bu yana Museviliğin en kutsal şehri ve ruhani merkezidir. Aynı zamanda şehir Hıristiyanlık’a ait çok fazla antik sit alanı barındırmaktadır. Mekke ve Medine’den sonra da İslamiyet’teki üçüncü kutsal mekanın bulunduğu şehirdir. Kudüs’ün sur içinde kalan bölümü artık “Eski Şehir” olarak anılmaktadır. Aslında 1860′a kadar şehrin tamamı olan bu Eski Şehir, 1982′de tehlikedeki Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Eski Şehir geleneksel olarak dört bölgeye ayrılmıştır. Ama bugünkü kullanılan adları -Ermeni, Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman Mahalleleri- ancak 19.yüzyılın başlarında açıklanmıştır. Sadece 0.9 kilometrekarelik bir alana sahip olan Eski Şehrin bazı alanları dini öneme sahiptir. Tapınak Dağı ile Kuzey Duvarı Yahudiler için, Kutsal Sepulchre Kilisesi Hıristiyanlar için ve Mescid-i Aksa ile Kubbetüs Sahra da Müslümanlar için kutsal merkezlerdir.

Kentin kronolojik tarihi

Kudüs’te en eski yerleşimin tarihi, ilk Tunç Çağı’na, M.Ö. 3500 yıllarına dayanıyor. M.Ö. 1000′li yıllarda kenti, Hz. Davut ele geçiriyor ve Yahudi Krallığı’nın başkenti yapıyor. Bu sırada o dönemdeki adı Uruşalim olan Kudüs’de bir Kenani topluluğu olan Yabusiler ve Filistinliler yaşıyordu. Hz. Davut, kente Davut’un Şehri adını verir. Kente sonradan Yeruşalim denir. Hz. Davut beraberinde Ahit Sandığı’nı da getirir. Bu, günümüze kadar gelen anlaşmazlıkların da başlangıcı olur. Çünkü Ahit Sandığı’nda, Hz. Musa’ya indirilen ve din ile ahlakı birleştiren ilk belge kabul edilen On Emir’in yazılı olduğu iki tablet saklıdır. Hz. Davut’un oğlu Hz. Süleyman, kenti genişleterek kendisi için bir saray ve Kudüs Tapınağı’nı (Beytü’l-Makdis) yaptırır; Ahit Sandığı’nı buraya yerleştirir. Bu birinci tapınak, şimdiki Ömer Camii’nin (Kubbetü’s-Sahra) bulunduğu yerdeydi. Burada, Hz. İbrahim’in, oğlu İshak’ı kurban etmek için seçtiği kaya bulunuyordu. Tapınağın üç semavi din için önemli olmasının nedeni, Allah’ın birliğine inanların ilk ibadet yeri olmasına dayanıyor. Tapınak başlangıçta sarayın ibadet yeriydi. Halk için kutsal olması için yılların geçmesi gerekecekti. Böylece Kudüs, hem krallık sarayının bulunduğu yer, hem de tek tanrılı dinin kutsal merkezi oldu. Yahudiler krala bağlılıklarının ifadesi olan bu tapınağı öylesine benimsediler ki, Kudüs’ten çıkarıldıklarında yılda bir kere olsun, onun yıkık duvarları dibinde ağlayabilmek için izin istediler ve bunu bugüne kadar bir ibadet gibi sürdürdüler. Hayallerindeki tapınak ve Yeruşalim gittikçe daha da masallaştı; sonunda gökte de bir Yeruşalim olduğuna ve bunun, tanrının devleti kurulduğu zaman yeryüzüne ineceğine inandılar. Yahudiler, halen sandığa ve On Emir tabletine ulaşınca beklenen mehdinin geleceğine inanıyorlar. M.Ö. 586′da tapınak ve kent, Babilliler tarafından tamamen yakıldı; işte bu dönemde Ahit Sandığı’na ne olduğu bilinmiyor. Yahudiler, Babil’e sürüldü. Ama Yahudiler anavatanlarını unutmamaya yemin ettiler. Bu yemin Tevrat’ta şöyle yer alır: “Seni unutursam ey Kudüs sağ elim hünerini unutsun” (Mezmurlar bölümü). 538′de Kudüs’e dönen Yahudiler tapınağı ikinci kez yaptılar. Tapınak M.Ö. 168′de Helenler’in saldırısına uğradı. Yağma edilen tapınak, Zeus Olympos’a tahsis edildi. Yahudilerin kurban kesmeleri, şabbatı tutmaları, sünnet olmaları, ölüm cezasıyla yasaklandı. Kutsal kitapları yokedildi. Tarihte ilk defa olarak bir din yasak ediliyor, mensupları baskıya uğratılıyordu. M.Ö. 63 yılı Roma işgalinin başlangıcı oldu. Yahudiler M.S. 66′da Roma’ya karşı ayaklandılar. 70′de Romalılar kente girip tapınakla birlikte her yeri yaktılar. Bu, aynı zamanda ibadetlerindeki değişimin de başlangıcı oldu; artık kurban sunacakları bir tapınak yoktu, sadece kutsal kitabı okuyup dua edebiliyorlardı. Ayrıca Siyon tepesine hac ziyareti için çıkıyorlar ve tapınağın ayakta kalmış olan tek duvarı olan Ağlama Duvarı karşısında yas tutuyorlardı. Yahve’nin kutsal tapınağının bulunduğu yerde artık Jüpiter’le Venüs’ün tapınakları yükseliyordu. Roma işgalinden sonra Yahudiler dünyanın dört bir yanına yayıldılar. Bu sürgün dönemi Yahudiler tarafından “diaspora” yani İsrail toprakları dışında yaşanan dönem olarak adlandırılır. Büyük Konstantin’in 313′te Hıristiyanlığı tanıması ve annesi aziz Helena’nın 326′da Kudüs’e giderek gerçek haçı bulması, ünlü tapınakların inşa edilmesine yolaçtı. Kudüs artık Hıristiyanlığın da kutsal merkeziydi. Hıristiyanlar, Hz. İsa’yı Yahudilerin bu kentte çarmıha gerdiklerine inanıyordu. Ancak savaşlarda yıpranmış olan Doğu Roma İmparatorluğu, kentin bu özel durumuna ilgi gösteremedi. İran’daki Sasani İmparatorluğu’nun hükümdarı 2. Hüsrev, 614′te kenti Yahudilerin yardımıyla ele geçirdi. Kutsal haç, İran kraliçesi Meryem’e götürüldü. Kudüs’ün kaybı, hıristiyanlar için darbe oldu ama çok geçmeden imparator Heraklios kenti aldı ve kutsal haçı Kudüs’e geri getirdi. Hz. Ömer’in 637′de kenti alışına kadar museviler ve hıristiyanlar arasında sürtüşme devam etti. Kudüs, halife Hz. Ömer tarafından 634′de İslam topraklarına katıldı. Hakim nüfusu da, buraya gelip yerleşen Medineliler ile bugün adına Filistinliler denen müslümanlaşmış Araplar oluşturdu. Halife Ömer önce Hz. Muhammed’in göğe çıktığı Süleyman tapınağına sonra da kutsal mezara gitti. 661-750 yılları arasında İslam devleti olan Emeviler Kudüs’de hüküm sürdüler. 691′de Abdülmelik bin Mervan, Kubbetü’s-Sahrayı (Ömer Camii) yaptırdı. Kent 750′de Abbasiler, 969′da da bir başka İslam devleti Fatımiler’in eline geçti. 1095 yılına gelindiğinde, şövalyelikten gelen papa 2. Urban, tüm hıristiyanları, kutsal kent Kudüs’ü müslümanlardan kurtarmak için savaşa çağırıyordu. Savaşa katılan herkes, günahlarından arınmış olacaktı. 1099′da Kudüs’e varan haçlılar Kudüs Krallığı’nı kurarak 450 yıllık İslam hakimiyetine son verdiler. Yahudilerle müslümanlara kenti yasaklayan Kudüs Krallığı’na ise 1187′de Selahaddin Eyyübi son verdi. 13. yüzyılın ortalarında Yahudiler yeniden kente gelerek, mahallelerini kurmaya başladılar. 1517′de Yavuz Sultan Selim’in Kudüs’ü fethi ile 400 yıllık Osmanlı egemenliği başladı. Kanuni Sultan Süleyman devrinde yeni surlar, medreseler, imarethaneler yapıldı. 1831′de Osmanlı’ya başkaldıran Mısır valisi Mehmed Ali Paşa kenti ele geçirdi.1840′ta Osmanlılar kenti geri aldı ve reformlar yapıldı. 1887′de Kudüs belediyesi oluşturuldu; Avrupa devletleri konsolosluklar açtı. Doğu Avrupa ülkelerinden göçlerle gelen Yahudiler nedeniyle kentin nüfus yapısı değişti. 19. yüzyılın ortalarından sonra nüfusun çoğunluğu Yahudilerden oluşmaya başladı. Ancak Birinci Dünya Savaşı yıllarında açlık ve salgın nedeniyle Kudüs’ün nüfusu iyice azaldı. 1917′de Kudüs’te yönetimi İngilizler ele geçirdi. Kent, 1922 yılında, İngiltere’nin koruması altındaki Filistin’in başkentiydi.14 Mayıs 1948′de İngiltere koruma rejimine son verdi ve sorumluluğu BM’ye bıraktı. Aynı gün İsrail devleti kuruldu. Böylece Kudüs’te yeni bir dönem de başlamış oldu. Kudüs BM kararıyla uluslararası statüye kavuşturuldu. Bu karara Yahudiler sevinirken Araplar karşı çıktı. Bu karar, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi soykırımına uğrayan bu halka, hıristiyan dünyasının kefaret ödemesi olarak değerlendirildi. 1948′de kent, İsrail ile Ürdün arasında bölüşüldü. Eski Kent ve Doğu Kudüs’ün diğer bölümleri Ürdün’de; Batı Kudüs de İsrail’de kalmak üzere paylaşıldı. İsrail, Batı Kudüs’ü başkent ilan etti. 1967′deki Altı Gün savaşından sonra İsrail, Doğu Kudüs’ü de işgal ederek kentin tümünü ele geçirdi ve sonsuz ve bölünmez başkent yaptı. Aynı yıl İsrail, Kudüs’teki kutsal mekanları her dinin kendi kuruluşlarının kontrolüne verdi. Bir Yahudi mahallesinin kurulması da yine bu yılda oldu. 1967 yılından sonra radikal Yahudiler, müslüman mahallesinin içindeki 40 binaya el koydular. Bu binaların Osmanlı döneminde Yahudilere ait olduğunu ve 1929 sonrasında gelişen Filistin ayaklanmaları sırasında ellerinden alındığını iddia ettiler. 1980′de çıkarılan özel bir yasa ile Kudüs’ün İsrail’in başkent olduğu bir kez daha vurgulandı. Ancak bu girişim uluslararası düzeyde kabul görmediğinden kentin statüsü anlaşmazlık konusu olmaya devam ediyor. 1988 yılına gelindiğinde bu defa Filistin Milli Konseyi, Kudüs başkenti olmak üzere Filistin Devleti’ni ilan etti. 1993′de Doğu Kudüs’e kapatma uygulanmaya başlandı. O güne kadar Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden Doğu Kudüs’e giriş çıkışlara izin verilirken bu tarihten itibaren bu imkan kalmadı. 1994′de İsrail, Ürdün’ün, Kudüs’teki müslüman mekanlarda söz hakkı olduğunu kabul etti. 1996′da İsrail, Harem-i Şerif dahilinde yapılacak her türlü tadilat, tamirat ve inşaat için izni kendisinin vereceğini söyledi. Ancak bu karar hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Aynı yıl Harem-i Şerif’in hemen kenarından geçen ve Mescid-i Aksa’nın temellerini sarsma ihtimali olan Hasmonay tünelinin Via Dolorosa’daki çıkış kapısının açılması üzerine çatışma çıktı. 1997 yılında Eski Kent’in içinde müslüman ve hıristiyanlara ait evleri Yahudileştirmek üzere kurulmuş olan Ateret HaKohanim (Kohenlerin Tacı) grubu, 30 Arap evini Yahudileştirdi. 2000 yılında Filistin güvenlik bakanının uyarılarına ve Filistin otoritesinin çıkacak olaylardan sorumlu olmayacağını açıklamasına rağmen İsrail muhalefet partisi Likud’un barış süreci karşıtı başkanı Ariel Şaron, yüzlerce taraftarı ve polis gücü eşliğinde Mescid-i Aksa’yı ziyaret etti. Çıkan ayaklanmaya Filistinliler “Aksa İntifadası” adını koydular. 2002 Nisan’ında Şaron, başbakan oldu ve kutsal yerler sorunu devam ediyor.

Günümüze bakış

Kudüs’ün Eski Kent bölgesinde 220 tarihî ve dinî site bulunuyor. Camiler, kiliseler ve sinegoglar adeta içiçe girmiş durumda. Sabahın erken saatlerinde müezzinlerin sesine karışan çan gürültüleri ve ağlama duvarı önünden yükselen yakarmalar dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek bir manzara oluşturuyor. Kudüs bu özellikleriyle de din turizmi açısından, Vatikan’ın bulunduğu Roma’dan sonra ikinci sırayı alıyor. Dini turist çeşitliliği ve yılda 2 milyondan fazla ziyaretçisi ile dünyada bir başka örneği yok. Müslümanlar, museviler ve hıristiyanlar birkaç metrekareyi geçmeyen Eski Kent’teki kutsal mekanlar arasında gidip geliyor. Beş bin yıldır insanların oturduğu sanılan Eski Kent, her kenarı yaklaşık bir kilometre uzunluğunda surlarla çevrili dikdörtgen alan oluşturuyor. Kentin en göze çarpan yapısı olan surları, Kanuni Sultan Süleyman, 1538-1540 yılları arasında Haçlılar dönemine ait kalıntıların üzerine yaptırmış. Kentin kutsal mekanları tarihsel içiçeliği yaşarken, yerleşim bölgeleri kesin çizgilerle birbirinden ayrılıyor. Müslümanlar, Eski Kent’te özellikle de Kubbetü’s-Sahra’nın, diğer adıyla Ömer Camii’nin kuzeyine düşen mahallelerde yoğunlaşmış durumda. 7. yüzyılın sonlarında yapılan Kubbetü’s-Sahra’nın ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu yere Harem-i Şerif deniyor. Ağlama Duvarı ise Harem-i Şerif ‘i çevreleyen duvarın bir parçası. Uzunluğu 50, yüksekliği 18 metre. Hz. Süleyman’ın yaptırdığı Kudüs Tapınağı’nın tek kalıntısı olan Ağlama Duvarı, musevilerin kutsal saydığı dua ve hac yeri. Bu duvar en son, 1967′de yapılan Altı Gün savaşından sonra Yahudilerin egemenliğine geçti. Museviler burayı ziyaret ettiklerinde tapınağın yıkılmasına ağlarlar ve yeniden kurulması için dua ederler. Duvara bu adı, sofu musevilerin dualarına tanık olan Avrupalı gezginler vermişler. Müslümanların Eski Kent’teki komşuları ise manastırlardan dönüştürülmüş eski binalarda oturan Ermeniler. Yahudi nüfus da Eski Kent’in surlarının dışında kalan modern semtlerde yaşıyor. Ancak bazı tutucu Yahudiler Eski Kent’i müslümanlara bırakmak niyetinde değil. Bu kutsal köşenin denetimini ele geçirmek için mücadele hem yeraltında hem de üstünde hala devam ediyor. İsrailliler, tapınağın kalıntılarını ulaşmak için Harem-i Şerif’in altında tüneller açmaya devam ederlerken, zaman zaman da kutsal tapınağı yeniden kurmak amacıyla Mescid-i Aksa’yı havaya uçurma planları yapıyorlar. Oysa Altı Gün savaşından önce Kudüs farklıydı; İsa’nın çarmıha gerildiği Golgotha tepesinde bulunan Eski Kent’i, kuzey güney çizgisinde bir duvar ikiye ayırıyordu. Duvarın doğusunda müslümanlar, batısında museviler yaşıyordu. İki bölgeyi Malderbaum geçidi bağlıyordu ve kutsal yerleri gezmek isteyen turistler bu geçitten BM askerlerinin denetiminde gidip geliyorlardı. Savaştan sonra İsrail bu duvarı yıktı ve Eski Kent’in iki bölümünü birleştirdi. Bu olaydan sonra dini gruplar daha içiçe yaşıyorlar. Kudüs’te önemli sayıda hıristiyan topluluk da yaşıyor. Hz. İsa’nın, Romalılar tarafından, sırtında tahta haç, Via Dolorosa (Hıristiyan Haç Rotası) boyunca yürütüldükten sonra çarmıha gerildiği yerde bulunan Kutsal Mezar Kilisesi, Romalı askerlerin İsa peygamberin başına dikenli zeytin dalı yerleştirdikleri Ceza Kilisesi, Hz. Meryem’in anne ve babasının oturduğu evin yerine yapılan St. Anna Kilisesi, Rus ve Yunan Ortodoksların kilisesi, Etyopya katoliklerinin kutsal mekanı, kentteki hıristiyan topluluğunun farklı mezheplerini temsil ediyor. Özellikle hıristiyan mezhepleri arasındaki dini bayram tarihi farklılıkları, kenti aralık ve ocak aylarında adeta bir dini festival kentine dönüştürüyor. Paskalya bayramında hıristiyanlar, Hz. İsa’nın sırtında çarmıhla dolaştırıldığı sokaklarda aynı acıyı yeniden yaşıyor. Papa’nın, Kudüs’ü resmi olarak ilk kez ziyareti ise 1992′de gerçekleşiyor. Bugün, Kudüs Patrikliği, Bağımsız Doğu Ortodoks Patrikliği olarak, kilise hiyerarşisi içinde İstanbul, İskenderiye ve Antakya kiliselerinden sonra 4. sırada geliyor. Dünya Siyonist örgütünün merkezi de Kudüs’te bulunuyor. Kentteki kutsal yerlerden ve dini topluluklardan Din İşleri Bakanlığı sorumlu. Kutsal yerlerin yönetimi, korunması ve bakımı her dinin yetkililerince yerine getiriliyor.

Müslümanların ilk Kıblesi

Kudüs’ün özellikle de Harem-i Şerif alanının İslamiyet’teki önemi, Mirac olayının burada gerçekleşmiş olmasıdır. Hz. Peygamber, Hicret’ten bir yıl kadar önce Recep ayının 27. gecesinde Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gelmiş, buradan da Allah’ın katına çıkarılmıştır. Mirac’ın üzerinde gerçekleştiğine inanılan Muallak Kayası bugün Harem-i Şerif’in en gözde mekanı Kubbetü’s-Sahra’nın (Ömer Camii) altında korunur ve her yıl müslümanlarca ziyaret edilir. Mescid-i Aksa, müslümanların ilk kıblesi ve harem mescitlerinin üçüncüsüdür. Hz. Muhammed’in 624 yılına kadar kıble olarak kabul ettiği bu camii, bilindiği kadarıyla bir buçuk yıl kadar böyle kalmıştır. Mescid-i Aksa’nın adı, Kuran’da İsra suresinin ilk ayetinde geçiyor. İsra yani Mirac olayında Hz. Peygamber “Burak’a bindim Beytü’l-Makdis’e vardım” demiştir. Buradan da göğe yükseltilmiştir. İsra suresi birinci ayette Mescid-i Aksa’nın çevresinin mübarek kılındığı bildirilir. Ancak Hz. Muhammed’in Mirac ettiği zaman Kudüs’de bugünkü Mescid-i Aksa’nın olmadığı onun yerine Yahudilerin Süleyman Tapınağı diye adlandırdığı Beytü’l-Makdis adıyla anılan, bugün kalıntıları varolan bir mabedin bulunduğu İslam yorumcuları tarafından kabul ediliyor. 638 yılında Kudüs fethedildikten sonra Beytü’l-Makdis’in yerine Mescid-i Aksa inşa edilmiştir. Beytü’l-Makdis’in kalıntıları bugün museviler tarafından Ağlama Duvarı, müslümanlar tarafından ise Burak Duvarı olarak adlandırılıyor. Harem-i Şerif içinde yer alan bir başka kutsal yer ise Ömer Camii. İslam dininin Filistin toprakları üzerindeki en eski yapısı olarak biliniyor. Bu caminin bulunduğu tepeye Tapınaklar Tepesi deniyor. Kubbesi altın kaplama olan Ömer Camii’nin (Kubbetü’s-Sahra) İslam açısından en büyük önemi, kutsal taşı barındırmasında yatıyor. Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye hazırlandığı bu kayaya, daha sonra Hz. Muhammed basmış ve göğe yükselmiştir. Taşın yanıbaşındaki işlemeli kutuda Hz. Muhammed’in sakalından teller saklanıyor. Hz. Peygamberin vefatı üzerine defni konusunda farklı görüşler çıkmış, bir kısım sahabe onun Kudüs’te Beytü’l-Makdis’te defnedilmesini istemiş. Çünkü onlara göre Kudüs peygamberlerin defin yeridir. Ayrıca Hz. Peygamber orada Mirac’a çıkmıştır. Ancak sonra “peygamberler öldükleri yerlerde defnedilir” hadisine uyulmuştur. Kudüs, hadislerde Mekke ve Medine ile aynı değerde tutulur ve bu iki şehire hac olanağı bulunmadığı zamanlarda bu görevin Kudüs’ü ziyaretle yerine getirilebileceği belirtilir. Bu nedenle İslam’ın kutsal şehirler hiyerarşisinde Kudüs, üçüncü sırada gelir. Mekke’deki bir ibadetin 10 bin, Medine’dekinin bin ve Kudüs’dekinin 500 kat sevabı olduğu şeklindeki bir hadis, bu hiyerarşiyi ifade eder. Hz. Peygamber’in Beytü’l-Makdis olarak andığı Kudüs için, “oraya gidemezseniz, hiç değilse o mescide bir hediye gönderin” şeklinde bir hadisi de sağlam hadis kaynaklarında geçer. . Hz. Peygamber’e dayandırılan ve “Kudüs’ün Faziletleri” adı altında derlenen kitaplarda yaratılış ve kıyamet Kudüs’le irtibatlandırılır. Gerçi, bunların bir kısmının müslümanlaşan hıristiyan ve museviler tarafindan İslam’a sokulan inanışlar olduğu kabul edilir. Buna göre, kâinat Kudüs’te Kubbetü’s-Sahra’nın altındaki taştan başlanarak yaratılmıştır ve kıyamet gününde mahşer meydanı da onun etrafında kurulacaktır. Hadiste, kıyametin gerçekleşmesi ile Kâbe’deki Hacerü’l-Esved’in yerinden kalkıp Kudüs’teki bu taşı ziyareti ile başlayacağı anlatılır. Kudüs’ün tasavvufda da önemli yeri bulunuyor. Mutasavvıflar, Allah ile olan irtibatın en yüksek mertebesine ancak bu şehirde ulaşılabileceğine inanmışlar ve hayatlarının bir kısmını Kudüs’te geçirmişlerdir.

Yahudilere göre kentin önemi

Kudüs’ün Yahudilik için öneminin temelinde, Süleyman Mabedi’nin bu şehirde bulunmuş olması yatıyor. Birinci Tapınak döneminde Kudüs, “Allah’ın Evi” olarak kabul edilirdi. Kudüs’ün önemi Eski Ahit’te “Son Günlerde” ve “Adalet Gününde” anlatılıyor. İşayahu peygambere göre Kudüs “Adalet şehridir”. Burada son mahkeme kurulacaktır. Eski Ahit’te Kudüs aynı zamanda Beni İsrail’i sembolize eder. Onun yıkılması İsrailoğulları’nın sürgüne gönderilmesi ve gelecekte yeniden imarı da İsrailoğulları’nın sürgünden dönüşünün ifadesidir. İkinci Tapınağın yıkıldığı gün bir yas günü olarak anılır. Yahudilerin dualarında “Gelecek sene Kudüs’te” ve “Kutsal Şehir Kudüs’ü inşa et! Hızla ve bizim günümüzde!” gibi dileklere sıkça rastlanır. Yahudiler, 1967′de Kudüs’ün kalbi dedikleri bu mekanı ele geçirdiklerinde 2000 yıldır Kudüs için tuttukları bir orucu tutmayı bırakmışlar ve “mesihin gelişi” ile tamamlanacak “tarihin sonundaki hadiselerin” ilkinin gerçekleştiğine inanmışlardır. Son yüzyılın milliyetçi Yahudilik hareketi Siyonizm, adını, Kudüs’ün bir sinonimi olan Siyon kelimesinden alır ve vermeye çalıştığı mesaj “İsrail’e dönüş hayallerinin gerçekleşmesi” hedefi ile yola çıktıklarıdır.

Hıristiyanların Medine’si

Dindar bir hıristiyan için Kudüs, rabbin seçtiği şehirdir. Körleşmiş ve günahlara dalmış insanların arasında Tevhid dininin kalesidir. Kendi oğlunu, insanlığın affı için kurban ettiği mekan olmuştur ve şehir dirilişin, Hz. İsa’nın geri dönüşünün ve rabbin krallığının yeryüzüne ineceği günlerin müjdecisidir. Hz. İsa’nın kanıyla yıkanmıştır bu topraklar. Golgotha taşını öpmek, Kutsal Kabir’de ağlamak asırlar boyu bir şeref olarak görülmüştür. Kudüs’e, sıradan bir turist gibi değil; dua, ağlama, kendine gelme, yeniden dirilme arzusuyla gelinmelidir. Hıristiyanlik için Kudüs, tarihin başladığı ve biteceği yerdir. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği ve gömüldüğü, yıkımı Hz. İsa tarafından önceden haber verilmiş bir şehirdir. Haçlılarla birlikte Kudüs siyasal yönden de önem kazanır. Yüzyılın başında General Allenby’nin Kudüs’ü ele geçirmesi pek çok hıristiyan tarafindan vaadedilen “Yeni Kudüs’ün” kurulacağı kehanetinin gerçekleşmesi olarak algılanır. Kudüs’ün İsrail tarafindan ele geçirilmesi bazı hıristiyanlar tarafından bir anakronizm (tarihi gelişmelerde meydana gelen bir hata) olarak görüldü. Bazıları ise bunun vaadedilen Yeni Kudüs’ün kurulmasi için gerekli bir basamak olduğuna inandı. Bugün Vatikan’ın, İsrail’le ilgili politikası temelde, Katoliklerin kutsal mekanlara ulaşımını ve buralarda ayinlerin gerçekleştirilmesini garanti altına alacak şekildedir.

Neden paylaşılamıyor?

Kudüs’ün paylaşılamamasının temelinde, yerleşim bölgelerinin yani müslüman, hıristiyan ve musevi mahalleleri ile kutsal mekanların birbirlerinden net çizgilerle ayrılamıyor olması yatıyor. Ayrıca bir dinin kutsal mekanları, diğer iki din için de kutsal sayılıyor. Mescid-i Aksa Camii, müslümanların olduğu kadar museviler için de kutsal bir mekanda bulunuyor. Hıristiyanlar için kutsal olan Kutsal Mezar Kilisesi, iki camiinin ortasında yer alıyor. Ağlama Duvarı, Hz. Peygamber’in Mirac gecesinde Burak adlı atını bıraktığı yer olarak biliniyor. Bugün şehirdeki dört mahalleli bölünme (Müslüman, Hıristiyan, Ermeni ve Yahudi mahalleleri) temelde bu kutsal mekanların etrafında örgütleniyor. Ağlama Duvarı’nın Mescid-i Aksa’nın batı duvarında olması ve Kamame Kilisesi’ne giden Hıristiyan Haç Rotası (Via Dolorosa)’nın yine Mescid-i Aksa’nın kuzey sınırından geçmesi, mahallelerin neden içiçe olduklarını ve paylaşım meselesinin Mescid-i Aksa’yı üzerinde taşıyan Harem-i Şerif (Mabed Tepesi)’te kilitlendiğini daha iyi anlatıyor. Bu nedenle Yahudiler Harem-i Şerif’ten bahsederken Kudüs’ün Kalbinin Kalbi anlamına gelen “Lev libo sel Yeruşalim” diyorlar. Hadisi şerifte zikredilen 3 mescidin bulunduğu şehirlerin içinde mescitleride içine alan HAREM BÖLGELERİ vardır, bu bölgeler mukaddestir.Hatta Mekke-I Mükerreme ve Medine-I Münevverede bu bölgeler hududt olarak belirlenmiş öyleki Ayrı bir belediyelik statüsünde Belediye başkanları ve bütçeleri vardır. İlk Kıblemiz Kudüste surlar ve kapılarla çevrili Harem alanında 4 tane mescit bulunmaktadır; 1.)Mescidi Aksa 2.)Kubbetüssahra (Hz.Ömer Mescidide denir lakin 2.Hz.Ömer Mesciti Hz.Ömer efendimizin namaz kıldığı farklı bir yerdede vardır) 3.)Burak Mescidi 4.) Mervan Mescidi

MESCİD-İ AKSÂ

El-Mescidü’l-Aksâ, Kudüs’te eski Süleyman mabedinin bulunduğu yerde inşa edilmiş olan camiin adı. “En uzak mescit” anlamına gelen bu tabire ilk olarak Kur’ân-ı Kerîm’in Mirac’la (bk. “rnirac” “İsrâ” ve “İsrâ Suresi” maddeleri) ilgili olarak şöyle yer verilir: “Kulu Muhammed’i, gece vakti, ayetlerimizden bazılarını göstermek için El-Mescidü’l-Haram’ dan, çevresini mübarek kıldığımız el-Mescidü’l-Aksâ ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, her şeyi işitir ve görür” (el-İsrâ, 17/1). Mescid-i Aksâ’ya “İliya” veya günahlardan temizlenme yeri anlamında “Beyt-i Makdis” yahut “Beyt-i Mukaddes” adı da verilmiştir. Beyt-i Makdis, İbranice “bethammikdaş” kelimesinden alınan ilhamla kullanılmış olup “Mabed” anlamına gelir ve bununla Hz. Süleyman’ın mabedi kastedilir (ez-Zerkeşî, İ’lâmü’s-Sâcid Kahire 1397, s. 277; Elmalı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1936, IV, 3144; İslâm Ansiklopedisi, ‘ Mescid-i Aksa”, “Kudüs” mad.).Mescid-i Aksâ’ya en uzak mescit anlamında bu ismin verilmesi, Mekke’deki Mescid-i Haram’a yaya yürüyüşü ile bir aylık mesafede bulunması yüzündendir. Hz. Peygamber mirac gecesinde; “Burak’a bindim Beytu’l-Makdis’e gittim” (Müslim, İman, 259; Nesaî, Salât, 10) buyurmuştur. Diğer yandan eski tefsirlerde Mescid-i Aksa, Mirac ile ilgili görülmüş hatta onunla, gökteki bir yerin kastedildiği de öne sürülmüştür. Yeryüzünde Mescid-i Haram’dan sonra yapılan en eski mescitlerden birisi Mescid-i Aksa’dır. Yapımına Davud (a.s) başlamış ve Hz. Süleyman tarafından tamamlanmıştır (ez-Zerkeşi, a.g.e., 281, 282, 287).Mescid-i Aksâ, hicretin l6. ayına kadar müslümanların kıblesi idi. Hz. Peygamber (s.a.s), niyet ile ziyaretine izin verdiği üç mescit arasında Mescid-i Aksâ da vardır.Hz. Ömer (r.a.) devrinde Kudüs fethedilince, oraya giden halife bir gece vakti Beytü’l-Makdis’e girdi ve bütün gece orada namaz kıldı. Sabah olunca ezan okutarak cemaat ile namaz kıldı. Tarihi kaynaklardan anlaşıldığına göre Mescidi Aksa’yı ilk inşa eden kişi Hz. Süleyman (a.s.)’dır. Kur’an-ı Kerim’in Sebe suresinin 14. ayeti kerimesinin tefsiriyle ilgili olarak verilen bilgiler de buna delalet etmektedir. Bu ayeti kerime de şöyle buyurulur: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde, onun ölümünü, bastonunu yiyen ağaç kurdundan başka onlara gösteren olmadı. Böylece o yere yıkılınca, anlaşıldı ki cinler eğer gaybı biliyor olsalardı aşağılayıcı azabın içinde kalmazlardı.” Bu ayetin tefsirinde şu bilgiler verilir: Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa’nın inşasında cinlerden de yararlandı. Bu inşaat işinde insanların yapmaya güç yetiremeyecekleri zor işleri cinler yapıyorlardı. Ancak Süleyman (a.s.) bir gün mihrabında asasına dayanmış halde ibadet ederken öldü. Cinler onun ibadet ettiğini sanarak işlerini yapmaya devam ettiler. Sonuçta Süleyman (a.s.)’ın asasını içten güve yedi ve asa kırılınca onun cesedi de yere düştü. Böylece öldüğü anlaşıldı. Bazı tarihi kaynaklarda Kudüs’ün M. S. 70 yılında yıkıma uğratıldığı Beyti Makdis’in de bu olayda yıkıldığı ifade edilmektedir. Ancak bu mekan yine bir mabed olarak biliniyor ve Beyti Makdis’in kalıntıları da korunuyordu. Şu an yahudilerin “Ağlama Duvarı” Müslümanların ise “Burak Duvarı” olarak adlandırdıkları duvar eski mabedin bir kalıntısıdır. M. S. 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) döneminde Kudüs fethedildikten sonra Beyti Makdis’in yerinde Mescidi Aksa inşa edildi. Hz. Ömer (r.a.)’ın burayı mabed ittihaz etmesi de o mekanın kudsiyet ve ehemmiyetinden ileri geliyordu. Mescidi Aksa daha sonra Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan zamanında genişletildi. Mescidi Aksa’nın hemen yakınında bulunan ve bugün Türkiye Müslümanları tarafından Mescidi Aksa zannedilen sekiz köşeli Kubbetu’s-Sahra adlı mabed de Abdülmelik bin Mervan tarafından inşa ettirilmiştir.

KUBBETÜSSAHRA

Hz. Ömer (r.a.) devrinde Kudüs fethedilince, oraya giden halife bir gece vakti Beytü’l-Makdis’e girdi ve bütün gece orada namaz kıldı. Sabah olunca ezan okutarak cemaat ile namaz kıldı. Bundan sonra Hz. Ömer (r.a.) Kâbul Ahbâr’ı çağırarak müslüman mescitinin nerede yapılabileceğini sordu. Kâb, es-Sahrâ (kaya)’ya işaret etti ve hatta bunun kıble olmasını istedi. Hz. Ömer (r.a.) ona İslâm kıblesinin Kâbe olduğunu hatırlattı. Fakat Beytü’l-Makdis’in mukaddes hatırasına da bir mescit yaptırdı ve kıblesini Kâbe tarafı olarak tesbit etti. Burası daha sonra Kubbetü’s-Sahrâ’nın yeri oldu. Kubbetü’s-Sahrâ depremlerden zarar görmüş ve bir çok kez tamir edilmiştir. Burası, dört yandan merdivenlerle çıkılan geniş bir seddin ortasında, sekiz köşeli ve yüksek kubbeli bir bina idi. Dördü merdivenlere açılan, sekiz tane yaldızlı tunç ve sedir ağacından kapısı vardı. İçeride iç içe dairevi sütün sıralarına ve mozayıklı bingilere dayanan kubbenin altında sahra (kaya) durmaktaydı. Bakır, demir kafes ve tahtadan üç tabaka olarak inşa edilmiş bulunan yüksek kubbenin tahtadan dış tabakası altın varak ile kaplı idi. Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu seddin üç tarafından, daha küçük üç kubbeli yapı bulunuyordu. Bunlar Kubbetü’s-Silsile, Kubbetü’l-Mirac ve çok köşeli bir yapı olan Kubbetü’n Nebî idi. Bugün bunların şekilleri kısmen değişmiş bulunmaktadır. Özetle, Kubbetüs-Sahrâ’nın bir ziyaret yeri olmasına karşılık, Mescid-i Aksa, bunun bir ibadethanesini teşkil eder. Mescid-i Aksa deyince; İslâm kaynaklarında Halife Abdülmelik Bin Mervan’dan, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a kadar gelip geçen pek çok halife ve padişahlar tarafından burada inşa edip bırakılmış. Kubbetü’s-Sahrâ, mezar, türbe, tekke, zaviye ve sebil gibi dini amaçla yapılmış yapılan içine alan yaklaşık 150 dönüm kadar bir arazi üzerine serpilmiş binalar topluluğu anlaşılır. Dar anlamda Mescid-i Aksâ deyince, Kubbetü’s-Sahra’dan uzakta olmayan ve Abdülmelik bin Mervan tarafından inşa edilmiş bulunan cami kastedilir. Bu caminin yapımında İran hükümdarı, II. Hüsrev tarafından tahrip olunmasına kadar ayakta duran Jüstinyen tarafından inşa edilmiş bulunan, Meryem Ana Kilisesi’nin harabelerinden çıkan malzeme de kullanılmıştır. Bu güne kadar gelmesine ragmen ibadet için kullanılmayan diğer daha küçük 2 mescit ise Mervan mescidi (Kıblenin soltarafında surların dibindedir) ve Burak mescidi (Peygamber efendimiz Hz.Muhammed (sav) maraca çıkarken kullandıkları cennet bineğidir Burak ve bu mescitte kıblenin sağ köşesinde avluya açılan kapıya yakın küçük ve zarif bir yapıdır.)

946 Toplam Ziyaret 1 Bugün Ziyaret
Translate »